MagazinRSS
Tümü
05 Şubat 2010 - 01:18

Her tür angutluk için en biçilmiş kaftan, “tuzlayayım da kokma sen emi” deyimi

Çetin Altan Şeytanın gör dediğic.altan@bnet.net.tr Tüm Yazıları »

“Vatanı ve milletiyle devletin bölünmez bütünlüğü” ilkesinin, bir uçtan bir uca üstünde “tartışmasız bir bandrol” gibi durduğu Türkiye’nin içinde; gerek kadın yaşamları, gerek benimsedikleri işler, gerek alışkanlıkları, gerek dilleri-lehçeleri, gerek “yaşam düzeyleri”, gerek oturdukları yerler, gerek sofra ve giyimleri açısından kaç değişik Türkiye var; kimsenin yok tam bildiği.
* * *
Bugün bendeniz, parlamentosundaki sövgülü yumruklu kavgalarla, en ufak bir ilişki bile kurulamayacak; çok ayrı ve değişik bir Türkiye’de, bir “moda dergisi” olan Alem’in son sayısında Aslı Barış’a ait bir yazının, başlangıç satırlarını aynen aktarma gereği duydum.
* * *
Aslı Barış, 28 yaşında ve salt kalem, palet, nota ve yontu çilekeşlerinin bildiği bir “angutlar bataklığı” içinde; açmaya başlayan, esprili bir nilüfer çiçeği.
* * *
Aslı Barış, Alem dergisinin son sayısındaki miniminicik imzalı yazısına şöyle başlamış:
“Hepimiz çevremizdekilere karşı çeşitli fikirler saklarız gönlümüzde.
Modern çağların ‘kibarlık’ ismini verdiği türlü maskeler, sabahın ilk ışıklarıyla yüzümüze kurulur; rüyalar diyarına doğru kanatlanana kadar da düşmek bilmez.
Çoğu zaman karşımızdakini kırmamak, ya da ters düşmemek adına mantığımızla, mimiklerimizin yularını çekiştiririz. Konuyla ilgili asıl fikirlerimiz beynimizin duvarlarında yankılanır durur. Ancak dudaklarımızın mağarasından kafasını uzatamaz.
Yine de gönlümüzün alevi, çeşitli kaygıların rüzgârıyla harlandığında, istemsizce taşar sözcükler ağzımızdan.
Kimi zaman bir tartışma, bazen ise farklı kaygıların tesiriyle maskenin şalteri iner, aklımızdaki sözcükler mantık çitini aşarak dörtnala koşmaya başlar.
Bu durumu geçen gün, çok sevgili arkadaşlarımdan biriyle konuşurken daha iyi kavraya bildim.
Şu günlerde herkesin kulaç attığı ekonomik kriz havuzuna, endişelerimizin aksini düşürmüş, dertleşiyorduk.
Moda ağacının farklı bir dalına konmuştu o.Türlü çekimlerle sezonun akımlarının haritasını çıkarıyordu.
İçimizdeki kaygı kıvılcımının üzerine attığımız cümleler, çıtırdadıkça; sohbetimizin alevi de gerçek duygularımız gibi büyüdü.
- Şekerim, dedi sinirli bir şekilde; ben nihayetinde senin gibi uydurup yazmıyorum ki! Bir bütçem, ödeme yapmam gereken insanlar var.
Dostluğumuzun samimiyetine inandığımdan olacak, hiddetlenmek yerine gülmeyi seçtim.”
* * *
Aslı’nın, miniminicik puntolarla yazılmış imzası altındaki kıvrak ve renkli satırlarında; ekonomik kriz konusunda dertleştikleri bir arkadaşının, kendisine söylediği söz:
- Şekerim, ben nihayet senin gibi uydurup yazmıyorum ki...
* * *
3-5 yıl kadar önce de, bir İzmir Belediye Başkanı Yaşar Kemal için:
- Kıçı kırık iki roman yazdım diye, kendini adam zannediyor, demişti.
* * *
Türkiye’de ilk kez Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış olan Orhan Pamuk; 2010 yılı Avrupa Kültür Başkenti olan İstanbul’da ne kadar benimsenebildi ki?
* * *
Nâzım Hikmet, şiirlerinden ötürü suçlanarak bir sivil, bir de askeri mahkemede yargılanmış ve her iki mahkemenin aynı suça ayrı ayrı verdiği cezaların toplamını yatmıştı.
* * *
Sabahattin Ali, bir karakolda öldürülmüş; bir çoban tarafından bir ormanda öldürüldüğü iddia edilmişti.
* * *
Bendenize de, en yakın arkadaşlarımın:
- Hadi yumurtla şu yazını da dışarı çıkalım, dedikleri çok oldu.
* * *
6 kişiye 1 kitabın, 20 kişiye 1 gazetenin düştüğü bir ülkede; kalem emekçilerine karşı duyulan bitmez bir küçümseme, bir öfke, bir çürütme, bir görmezlikten gelme...
* * *
Hiç değilse 28 yaşındaki Aslı, “yazı” tutkusunun bedelini, iğneli bir fıçı içinde çalkalana çalkalana ödemesin istiyor gönül ama ne çare...
“Haset ve görmezlikten gelme”, kuşak kuşak sürüp gitmede...
* * *
Aynı zamanda bir diş doktoru ve avukat da olan Esat Mahmut Karakurt, “müstehcen” suçlamasıyla mahkemeye verilmiş olan Pierre Louys’in “Afrodit” çevirisini savunurken, şöyle demişti:
- Dünya klasiklerini yasaklayarak, mahkeme duvarlarına mı asalım sadece?
* * *
Necip Fazıl da bir davasında, şöyle savunmuştu kendisini:
- Bir takım masum insanları zindanlarda çürütmek için, delil uydurulduğuna çok rastlanmıştır tarihte; ama hukuk uydurulduğuna ilk kez bu savcı sayesinde rastlanıyor.
* * *
“Devlete hakaretten” mahkûm olmuş olan 82 yaşındaki Hüseyin Cahit’i de bendeniz götürmüştüm ceza evine.
* * *
Mahmut Yesari, tefrikalar yazdığı bir gazeteye gönderdiği bir kağıt parçasının üstüne, döndüre döndüre şöyle yazmıştı:
- Para yok, odun yok, kömür yok, rakı da yok; para yok, odun yok, kömür yok, rakı da yok; para yok, odun yok, kömür yok, rakı da yok...
* * *
Evi barkı olmadığı için Tan gazetesinde yatıp kalkan ve pantolonunu da, kemer alamadığından ötürü iple bağlayan Reşit Halit’in; değişik kuşak yazarlarına çarpıcı cümleler yazdırdığı ünlü “BAB’I ÂLİ’NİN HATIRA DEFTERİ” ne bendeniz de şöyle yazmışım:
“Reşid Halit
Kapılandığımız kapının adı büyükse de, insafı küçüktür.
Keşke adına Bab-ı Âli diyeceklerine, insafsız kapı deselerdi. O zaman sadece yazı toplamaz, bu kapının üstüne dikilecek heykele biraz da modellik etmiş olurdun.1960”
* * *
“Tipi dindi” gibi, roman edebiyatıyla özdeşleşmiş dostların unutamayacağı eserler yaratmış olan Mahmut Yaseri, bir başka anı defterine de şöyle yazmıştı:
“Kafamdan çektiğimi, düşmanlarımdan çekmedim; ne yapmalı ki kafasız da yaşanmıyor.”
* * *
Siyasette silleli, tokatlı, parmak kırmalı, yumruk atmalı bir kavga bir kavga...
* * *
Bir yanda da Balyoz planları, suikast iddiaları, silah gömüleri ve kızı Nükhet’ciğin bağrına basarak gösterdiği babası Abdi İpekçi’nin kurşunlarla delik deşik olmuş kanlı gömleği...
* * *
Ve bir de 28 yaşındaki Aslı gibi, “yazı” çilekeşliğine sıvanan tanıdık genç kalemlerle daha şimdiden kendilerine “ben nihayet senin gibi uydurup yazmıyorum” diyen dostlar ve yakınlar...
* * *
Hadi hep birlikte tekrarlayalım:
- Tuzlayayım da kokma sen emi!

Reklamlar & Kişisel Ürünler

Milliyet.com.tr HEP YANINIZDA
©Copyright 2010