Dünkü Milliyet’in manşeti, bize özgü tipik bir başkent markası gibiydi: “Bıyık kavgası”
* * *
Bir dörtlük denemesiyle özetlemeye çalışalım durumu:
Ergenekon davası,
Referandum havası;
Eklendi buna bir de,
Şimdi bıyık kavgası.
* * *
Oldum bittim çeşit çeşittir bıyık biçimleri; pala bıyık, pos bıyık, kaytan bıyık, badem bıyık, Duglas bıyık, pis bıyık v.s...
* * *
Bir zamanlar, bir kadına bakarak bıyık burma:
- Sende gözüm var, demekmiş.
Fesli çapkınlar, hoşlandıkları bir kadına rastladıkça; bıyıklarının bir ucunu parmaklarıyla burmaya başlarlarmış.
* * *
Herhalde kadınlar da, kızaran yüzleriyle önlerine bakarak geçip gidiyor; sonra da aralarında dedikodular kaynatıyorlardı:
- Dün tekrar rastladım ona; bıyık burmaya başladı yine...
- Çapkının biri o; bana da rastladıkça bıyık buruyor.
- Fesi de külhani, hafif yana doğru...
- Bizim Güllaç bacı var ya; onun görümcesinin yeğeniymiş.
- Nerden biliyorsun sen?
- Birgün birlikte rastladık da, o söyledi.
* * *
Bugünkü paparazzilerle karşılaştırıldığında; çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma zaferini kutlamak gerekiyor.
Ah bir de şu El Kaide olmasa...
* * *
Bıyık biçimleri gibi, sakal biçimleri de az değil; çember sakal, kaba sakal, top sakal, keçi sakal, frenk sakalı v.s...
* * *
“Erkek millet” olduğumuz için; Ankara’nın siyasal gündemine dahi “bıyık kavgası” girecek kadar, “sakalla bıyık” folklorumuzun da, tarihimizin de temel taşlarından biri.
* * *
Örneğin diplomatlarımız, özel dertleşmelerinde gerek “Kürt sorunu”, gerek “Ermeni sorunu”, gerek “Kıbrıs sorunu”, gerek “AB sorunu”, gerek “Eksen kayması sorunu” için herhalde şöyle diyorlar:
- Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık...
* * *
Vaktiyle bir mizahçımız da:
- Eski sakallar kalmadı, artık sadece bıyık var; tükür tükürebildiğin kadar aşağıya, diye yazmıştı.
* * *
Ya sakalıyla ünlü olan siyasal ve nüktedan kişiler?...
Sakallı Celal, Sakallı Nurettin Paşa, Kabasakal Mehmet Paşa v.s..
* * *
Bendenizin çocukluğumda, sık rastladığım sözlerden biri de; eşlerine kızan akraba kocaların:
- Biz bu sakalı değirmende ağartmadık, demeleriydi.
* * *
Zor durumda kaldığından, evini barkını satmış tanıdıklar için de:
- Saçı sakalı birbirine karışmış, sürünüp duruyor zavallı, denirdi.
* * *
Ankara’da “bıyık kavgası”, çağdaşlaşma çabalarımızın değişik bir gösterisi...
Yeni kurulacak silahlı birliğin bıyıkları, bakalım nasıl olacak?
Belki sarkık, belki badem...
* * *
Tuzsuz Bekir’e:
- Neden, demişler; sana Tuzsuz diyorlar?
Tuzsuz Bekir de:
- Tatsız, diyemedikleri için, demiş.
* * *
Olayların tadı tuzu kalmadığından yakınanlara; dondurmalı kazandibini önermekde yarar var; hiç değilse tadı gelir ağızlarının biraz.
Tuz özlemine de en iyi çare, tuzlu fıstık.
* * *
Olayların tadı tuzu kalmasa da; kutuplaşmalara kapılmayanlar için, tatlılar da var, tuzlular da...
* * *
2 dost sokakta karşılaşmışlar. Biri:
- Görüşmeyeli çok oldu, demiş; nasılsın, iyi misin?
Öteki de:
- Eh işte, demiş.
- Karın nasıl, yazlığa gitmiyor musunuz, şey... yani...
Ve birden hatırlamış, arkadaşının karısının bir trafik kazasında ezilerek feci şekilde öldüğünü; lafı da değiştirememiş:
- Yani hep öyle ezilmiş durumda mı?
* * *
12 Eylül askeri darbesinden sonra da, demokrasinin halini hatırını sorup durmuyor muyuz?
* * *
Av. Taner Aktop’tan da bir fıkra:
Milli Eğitim Bakanlığı’ndan bir müfettiş, göreve yeni başlamış genç bir ilkokul öğretmenine soruyor:
- Sizi bu kutsal meslek için motive eden 3 nedeni lütfen açıklar mısınız?
Genç öğretmenin yanıtı:
- Haziran, temmuz, ağustos...
* * *
Suphi Taşhan’dan bir şiirle bitirelim yazıyı:
Bekliyoruz
Artık seni göremiyorum
Galiba başka uykulardasın
Ben ilk bıraktığın huduttayım.
Sağımda hudut taşı
Solumda tel örgü
Seni bekliyor.










Survivor'da Alp'in final hesapları