Yılın 4 mevsiminden her birinin İNSANLIK üstündeki 1000 yıllık izdüşümünü şöyle bir inceleyip toparlayan hiç kimse olmadı sanırım.
* * *
1000 yıllık bir sürede “İlkbahar” şenlikleri, “İlkbahar” şarkıları, “İlkbahar” giysileri, “İlkbahar” aşkları, “İlkbahar” doğumları, “İlkbahar” şiirleri, “İlkbahar” tabloları; romanlarda “İlkbahar”, öykülerde “İlkbahar”, gazetelerde “İlkbahar”...
* * *
“İlkbahar”ın İNSANLIK üstündeki 1000 yıllık izdüşümünü gösteren bir “İlkbahar” müzesi kurmak elbet de kolay değil.
* * *
Saat sabahın 8’i.
Bizim Göztepe’deki yazı odasının penceresinden dışarı baktığımda; sislerle puslar arkasında Marmara da kaybolmuş, gökyüzü de...
Ve tabii damlar da bembeyaz...
* * *
1000 yıllık bir süre bir yana; bir ömürlük bir takvimde kaç tane “kış” yaşanır ki?
* * *
Henüz daha kok kömürü sobalarının dahi bulunmadığı dönemlerdeki, odun sobaları...
Nasıl da bir türlü tutuşmaz ve boyuna tüterdi o sobalar...
* * *
Ufarak bir bira fıçısı boyunda, yuvarlak siyah bir sobanın alt tarafındaki kavisli açık kapağı önünde; iki büklüm ol ve kafanı da eğerek sobanın açık kapağına doğru uzanıp boyuna üfle kıvılcımları, odunlardan incelerini tutuşturması için...
* * *
Henüz daha evlerde ne elektrik vardı, ne telefon, hatta ne de gramofon...
Ama gazeteler vardı, romanlar da vardı...
* * *
Ve gazetelerde “Dün yine kışa teslim olduk” başlıkları da vardı.
Göztepe köşklerindeki genç hanımların, en sevdikleri romanların başında da, Güzide Sabri’nin “Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi” gelirdi.
* * *
Doğduğum köşkün yerini, ucube bir gökdelen yavrusu almış olsa da; insanın doğduğu mekândaki bir yazı odası penceresinden, bir “Kış mevsimi belgeseli”ni izler gibi, irili ufaklı bembeyaz yüzlerce dama bakması bir tuhaf oluyor; hele hele ömür takviminin azalan yaprakları da, artık “Kış”a gelmişse...
* * *
Dünkü Milliyet’in ilk sayfasının en alt köşesindeki bir haber başlığı da şöyleydi:
“Kar geri döndü
trafik yine felç”
* * *
Gazetenin manşeti ise, kış sabahlarında odun sobalarını tutuşturmak için, iki büklüm olarak sobanın içine üfleyip durma dönemlerinde; hiç duyulmamış bir habere ayrılmıştı:
“YUMRUKLAR KONUŞTU”
* * *
Manşetin altındaki açıklamadan öğreniyorduk ki, “TBMM’de son yılların en sert kavgası” yaşanmış.
* * *
TV ekranlarındaki açık oturumlarda, siyasal tartışmalara katılan emekli militerlerden biri; acaba dünkü Milliyet’in, “Yumruklar konuştu” manşetiyle; alt köşesindeki haber başlığı, “Kar geri döndü, trafik yine felç” başlığı arasında bir ilişki kurabilir miydi?
* * *
Oysa çok da zor değildi böyle bir ilişkiyi kurmak, şöyle ki:
1- 1947’deki Karayolları seferberliğinden bu yana, İstanbul neden bu kadar bir “iç göç” akınına uğramıştı; halen her saat başı, 14 kişi artıyordu İstanbul’un nüfusu; neden?
* * *
2- Son 80 yılda, Sayıştay denetiminin de dışında tutulan “Milli Savunma Bütçesi”nden nerelere, hangi gerekçelerle kaç yüz trilyon dolar harcanmış ve taşrada yaşayan milyonlarca vatandaşın “yaşam kalitesi”nin gelişmesi de, böylece neden engellenip gitmişti?
* * *
3- Genellikle seçimlerde taşra seçmeni, psikososyolojik açıdan “köylü ve yoksulluk kökenli toplumsal tümörlerini” nasıl bir tepkiyle yansıtıyordu seçim sandıklarına?
* * *
4- Böylesi bir taşra tepkisinin çözümü; “bütçesi” denetlenemeyen silahlı bir organizmanın siyasal egemenliği elinde tutmasında mı yatıyordu; yoksa “çağdaş uygarlık düzeyi hedeflerine” ancak Avrupa Birliği Kopenhag kriterlerine uyum sağlamakla ulaşabileceği metodolojisinde mi yatıyordu?
* * *
5- Siyasal kutuplaşmalar neden “kışla” parfümlü bir hamasetle, “cami” parfümlü bir örf ve âdet propagandası üstünde keskinleşiyordu da; neden 80 yıllık “Devlet Bütçeleri”nin nasıl kullanılmış olduğu üstünde çiçeklenmiyordu?
* * *
6- Türkiye, neden bir türlü “gelişmekte olmaktan” kurtulup, “gelişmiş” olamamıştı?
* * *
62 siyasal partiden hiçbir sözcüyle, sivil-asker hiçbir bürokratın ve hatta birçok Prof.’un da üstünde durmayı benimsemeyeceği sorular bunlar...
* * *
20-25 yıl süreceğe benzeyen bir çalkantı dönemine doğru hızla kayılmakta olmasının nedenleri de, bu soruların yanıtlarında reçeteli.
* * *
Yataktan yeni kalkmış olan Solmaz da, geldi bendenizin yazı odasına:
- Aaa damların hepsi bembeyaz olmuş, dedi.
Sonra da, sürekli boy atıp durmuş yapıların arasında küçümen kalmış birkaç eski zaman çamını gösterdi:
- Kala kala birkaç çam kaldı işte, dedi; bak onlar da beyazlanmış.
* * *
Çamların, cevizlerin, çınarların evlerden daha yüksek olduğu dönemlerle, irili ufaklı gökdelen yavrusu yapıların arasında, küçümencik kalmış birkaç çam...
* * *
Acaba neden böyle oldu ki?..










Survivor'da Alp'in final hesapları