TV ekranlarında “ultra modern” bir yığın yeni site reklamı; yan yana sıralanmış yüksek mi yüksek, albenili binaları ve ortasında da hem yüzme havuzları, hem de genellikle çevresindeki palmiyeleriyle...
* * *
Derken efendim ekranlarda “SON DAKİKA” diye geçilen “flaş” bir haberin görüntüleri; Elazığ’da 6 büyüklüğündeki depremin vurduğu dağ köyleri.
* * *
Dünkü Milliyet’in sürmanşeti de, tüm gazetelerdeki felaket haberlerinin bir özeti gibiydi:
“KERPİÇ YUTTU
İnsanları uykusunda yakalayan 6 büyüklüğündeki Elazığ depreminde kerpiç evler kumdan kaleler gibi yıkıldı. Toprak altında kalanlar boğularak can verdi”
* * *
Sürmanşetin hemen altında da 2 fotoğraf vardı.
Daha büyükçe olan bir tanesi, bombalanmışçasına yerle bir olmuş yıkıntıları gösteriyordu. Sağ üst köşesine de kaç cana mal olduğunu belirten bir damga vurulmuştu; “51 ÖLÜ”
* * *
Sol üst köşesinde ise ufak bir açıklama:
“Deprem sonrası Okçular köyü
GERİYE SADECE ÇATILARI KALDI”
* * *
Cem Özdel’in çektiği ikinci fotoğraf ise, dayanılacak türden değildi; genç bir erkek, kollarının arasında kefenlenmiş küçük bir çocuk ölüsüyle yürüyordu.
* * *
Bizler yaşadığımız ülkeyi tanıdığımızı sanıyoruz ama; köylüsü kentlisiyle, hemen hemen hiçbirimiz tam bilmiyoruz nasıl bir ülkede yaşadığımızı ve nerelerde neler olduğu ile nasıl yaşandığını.
* * *
Avrupa Birliği’nin yaptığı açıklamalardan öğreniyoruz ki, 2008-9 yılları arasında 48 bin iş kazası olmuş. Ölenler ve yaralananlar, kayıtlı işçilere ait.
Çoğu kadın ve çocuk, kayıt dışı işçilerin ise uğradıkları kaza sayısı bilinmiyor.
* * *
Yine AB’nin açıklamalarından öğreniyoruz ki, Türkiye’de her 4 kadından sadece 1’i çalışıyormuş.
O çalışanların yüzde 86’sı da, tarım alanında çalışıyormuş.
* * *
Elazığ depremi, nerdeyse Dünya Kadınlar Günü’nün kutlanmasına rastladı.
Dağ köylerinde ağıt yakan kadınların haberleri mi vardı, Dünya Kadınlar Günü’nün nerelerde nasıl kutlandığından?
* * *
İlk kez 1966’da, yine bir deprem felaketine uğramış olan Varto’ya gittiğimde görmüştüm, çaresiz köylü kadınlarının nasıl ağıt yaktığını.
* * *
6-7 bin nüfuslu Varto’da; 2 bin 500 kişi ölmüş, 1.500 kişi de yaralanmıştı.
Ölüler, bahçelerde sıralanan yataklara uzatılmışlar, üstlerine de yırtık pırtık bir yorgan serilmişti.
Bir kıyıda da, onları yıkamak için kazanlarda sular kaynatılıyordu.
* * *
Yırtık pırtık bir yorganın alt ucundan, depremde ezilerek ölmüş bir kadıncağızın tek bir ayağı çıkmıştı azıcık.
* * *
Henüz televizyon çok yeniydi ve çok az evde vardı; sadece resmi tek bir kanal yayın yapıyordu.
* * *
6.5 şiddetinde olduğu sonradan öğrenilen depremin ayrıntılarını açıklamaya kalktığında; parmaklar üstüne doğru aynı suçlamayla uzanıyordu:
- Komünistlik yapma...
* * *
1939’da da Erzincan depreminde kaç kişinin öldüğünü, kaç evin yıkıldığını kimsecikler öğrenememişti.
Sadece üstünde İsmet Paşa’nın resmi bulunan, “Erzincan depremi” pulları basılmıştı.
* * *
Yorumlar, açıklamalar, uyarılar, öngörüler, suçlamalar sürüp gidiyor.
* * *
Her saat başı nüfusu 14 kişi artan İstanbul’da ise akıllar daha çok, bir gün kesinlikle yaşanacağı bilinen İstanbul depremine takılmış durumda...
* * *
Hele hele Japon uzmanların bu konuda hazırladıkları raporlarla, yaptıkları açıklamalar tüyler ürpertici.
* * *
Bir yanda göz alıcı “Ultra modern siteler”in reklamı, bir yanda dünkü Milliyet’in sürmanşetindeki 2. fotoğraf...
* * *
“Vatanı ve milletiyle devletin bölünmez bütünlüğü” ilkesinin, çözemediği toplumsal garip bir uçurum ve bir türlü “gelişmiş” olamamak...
* * *
Bizim, artık sayıları da azalmış olan kuşağın bir ömür boyu dinlediği plaklar ise, hala çalıp durmakta:
- Milletimizin gücü, her sorunun üstesinden gelmeye yeterlidir.
- ...
- NATO’nun 2’nci büyük ordusuna sahibiz.
- ...
- Tepemizi attırmasınlar, fena yaparız.
- ...
- Kalkınma hızımızla iftihar ediyoruz...
- ...
- Gelenek ve göreneklerimizle, kendi kültürümüze sahip çıktığımız ölçüde, ancak var oluruz, v.s...
* * *
İstanbul’da son büyük deprem 1894’de olmuştu ve Tevfik Fikret 116 yıl önce yazdığı “Zelzele” adlı şiirine şöyle başlıyordu:
Bin üç yüz ondu... Henüz dün bu köhne izbeye sen
Misafir olmuştun,
Ki hep sinirli ve hummalı hastalar gibi yer
Birden
için için ve uzun
Bir ihtilaç ile çırpındı, kırdı, yıktı... Keder
Ve korku yüzleri soldurdu; evler, aileler
Birer döküntü; kalanlar bütün ezik, kurada;
Bir inkisar-ı huşu en şerefli başlarda,
Minareler bile ser-
be zemin.
Beşer bu sadme-i meş’uma böyle uğrar da
Biraz tenebbüh eder.
Biraz tenebbüh için bin bela...Ne ders-i haşin!
* * *
Fikret sağ olsa da, Elazığ depreminin medyadaki görüntülerini izleseydi; acaba ne derdi?
* * *
Bendeniz, ne diyeceğini kestiremiyorum; ola ki kestirirler yorumcularla, siyasetçiler ve sivil-asker bürokratlar...










Survivor'da Alp'in final hesapları