Nerdeyse insanın keçileri kaçıracağı zangırtılı olaylarla dolu bir hafta daha geçti.
* * *
Ölü sayısı bir azalıp bir çoğalan deprem felaketleri; 900 el bombası yüklenmiş kiralık kamyonlar; Meclis kavgaları; başta Hoca Ali Rıza’nınkiler, kaç sanat eserinden ne kadarının, ne zaman çalınıp, ne kadarının nerelere dağıtıldığının bilinmediği, envantersiz Ankara Resim ve Heykel Müzesi; ABD’den sonra İsveç’te de onaylanan “Ermeni Soykırımı”; başkente çağırılan büyükelçiler...
* * *
Önceki sabah erken saatlerde, Turhan Selçuk’un gece yarısına doğru ettiği telefonla, içimde yarım yüzyılı aşkın bir geçmişin nasıl bir tsunamiye dönüştüğünü yazarken; Turhan’ın o saatlerde hayattan kopup gitmiş olduğunu bilmiyordum.
Öğrendiğimde onun sesi, zangırtılı olayların üstüne siyah bir örtü çekti.
* * *
Bizim kuşağın, artık iyice azalmış olan ömür takvimi yaprakları, hızlıca yıldızlara doğru uçuyordu.
* * *
Mademki yine bizim “pancar motoru”nun başındayız; sürdürelim sallamayı, tutkunu olduğumuz bir avuntunun beşiğini.
* * *
Biten bir haftanın daha, genel görüntüsünü özetleyen bir fıkra işte:
Bir akıl hastanesinde, ters tuttuğu bir çiviyi duvara çakmaya uğraşıyor bir deli.
* * *
Onu gören başhekim de, deliyi uyarıyor:
- Elindeki çivi o duvarın değil, karşısındaki duvarın.
* * *
Ankara’daki Müze’de, İbrahim Çallı’nın da tabloları vardı.
Ve İbrahim Çallı, muhteşem bir nüktedandı.
Ressam Edip Hakkı ile birlikte, resimlerini İş Bankası Genel Merkezi’nde değerlendirmek için Ankara’ya geldiklerinde; öğleden başlardık birlikte rakı içmeye.
* * *
Çallı bir gelişinde, sanata karşı duyulan ilgisizlik için:
- Bu kadar cehalet tahsil ile mümkündür, demişti.
* * *
Rahmetli babam da, saçma sapan bir iddia ile karşılaştığında, nasıl bunaldığını anlatırken:
- Hem bilmiyor, hem bilmediğini bilmiyor, derdi.
* * *
Bendeniz de nedense, gitgide daha sık hatırlamaya başladım o sözleri.
* * *
Bazı yorumculara göre Türkiye, büyük bir değişimin kırılma noktasını yaşıyor.
Bu arada kimler de kırılıyor ve kırılacak; kimler de doğrultacak bükük belini, pek belli değil orası.
* * *
Bir türlü noktalanamayan bin bir tartışmadan biri de, bazı TV dizilerinin “aile geleneklerimize uygun olup olmadığı”...
* * *
Resmi ezberlerin dışına çıkarak, yaratılan “imajı” bozmayı ve halkımızın huzurunu kaçırmayı engelleyen “sansürler”; başını derde sokmamanın sigortası olan “otosansürler”; “sansürleri” sürekli pekiştirmek için “dil uzatmaya” ve “çok ileri gitmeye” karşı açılan davalar; “iç düşmanlar, dış düşmanlar” suçlamasıyla, sürdürülen sindirmeler...
* * *
Hepsi malum ve iddia ediliyor ki Türkiye, artık büyük bir değişimin içinde ve kırılma noktasını yaşamakta...
* * *
Anlaşılan kala kala, sadece “neyin müstehcen olup, olmadığı” tartışmaları kalacak en sonunda.
Ne güzel!
* * *
Keşke Louis de Funes’in, “Küçük Yüzücü” filmi de, Türkiye’de çekilebilmiş olsaydı.
* * *
“Küçük Yüzücü”, gerçekten eğlenceli mi, eğlenceli; cumartesilere layık bir filmdi.
* * *
Sahibi kendince cin fikirli olan, özel bir tersanede yapılmış “Yenilmez” adlı askeri bir geminin denize indiriliş töreni de, vardı o filmde.
* * *
Üst düzey politikacılar da o törendeydi, sivil-asker üst düzey bürokratlar da...
* * *
Bir yandan nutuklar çekiliyor, Fransız donanması övülüyor ve Fransız milli marşı “Marseillaise” çalmaya başlayınca da; Belediye Başkanı’nın eşi, “Yenilmez”in burnuna doğru özel bir sallangaca bağlanmış bir şampanya şişesini fırlatarak, teknenin üstünde bulunduğu kızaktan, denize doğru kaymasını başlatıyordu.
* * *
Ancak, şampanya şişesi “Yenilmez”in ön tarafına çarpınca; lomboz büyüklüğünde koskocaman bir delik açılıyordu gemide.
Delikten, “Marseillaise” çaldığı için selama durmuş bir deniz neferinin, dışarı doğru yaklaşan başı görünüyordu.
* * *
Ve “Yenilmez” denize iner inmez de batmaya başlıyordu.
* * *
Fransa, 2009 sonunda, “İnsanların yaşam kalitesi” açısından yapılan devletlerarası sıralamada, en başı aldı. Değerlendirmeye mihenk taşlığı eden 10 kriterden biri de “özgürlük”tü. Bu sıralamada ABD 5’inci olmuştu.
* * *
“İnsanların yaşam kalitesi” açısından Türkiye ise, o sıralamada 66’ıncıydı.
Ama hem dünyaya karşı postasını koyuyor, hem keskin kutuplaşmalarla büyük bir değişimin kırılma noktasını yaşıyordu.
* * *
Kim bilir ilerde ne filmler çekilecekti buralarda da...
* * *
Bizim kuşağın yaşadığı filmler ise, daha yeni yeni başlamıştı ortalığa çıkmaya.
Kimsenin yaşamak isteyeceği türden değildi o filmler...
* * *
Ve İbrahim Çallı haklıydı:
- Sürekli cehaletin öğretildiği, uzun eğitimlerin, bazı yuvaları vardı buralarda...










Adını Feriha Koydum için Anneler Günü'ne özel bir yazı..