MagazinRSS
Tümü
Çetin Altan Şeytanın gör dediğic.altan@bnet.net.tr Tüm Yazıları »

Şoför dostum Hüsnü; Erzurum, Erzincan ve Beşiktaş arasında döndürülen “iddianame dosyaları” çemberiyle, hukukçular arasında çıkan tartışmalardan şaşırmış, bendenize soruyordu:
- Hepsi de aynı mekteplerde, Hukuk Fakülteleri’nde okumuş kimseler değil mi bunlar; nasıl oluyor da birbirlerine bu kadar zıt düşüp, bu kadar ayrışıyorlar?
* * *
Şoför dostum Hüsnü’ye; “hukuk”la, “yasalar” ve “yasa maddelerinin yorumları” arasındaki tespih kopukluklarını anlatmaya kalkmadım.
* * *
Sadece:
- Bizdeki Hukuk Fakülteleri; Almanya’dakiyle, İngiltere’dekiyle, Fransa’dakiyle, İsveç’tekiyle aynı düzeyde mi acaba, diye sordum.
* * *
Bu kez de şoför dostum:
- Her ülkenin “hukuk”u, kendine göre değişik değil mi, diye sordu.
* * *
Bizim Hüsnü’ye; “hukuk”la, “yasalar” arasındaki farkları anlatmaya kalkmak yerine:
- Sen, dedim; Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da, İsveç’te olsan; arabayı başka türlü mü kullanacaksın? Arabaların markaları değişik de olsa, direksiyon yine direksiyon, fren yine frendir.
* * *
Bizdeki “ortaöğrenim, üniversite ve askeri okullar”ın düzey ve kalitesi; “gelişmiş ülkeler”dekilerle kıyaslanarak, kamuoyu bilincine nakşedilmedi.
* * *
Sadece eğitimini ABD’de, İngiltere’de, Almanya’da yapmış olmak; bir “kalite göstergesi” sayıldı.
* * *
Gün günden daha keskinleşen kutuplaşmalarla, 20-25 yıl süreceğe benzeyen bir çalkantı dönemine kayılmakta olması; şoför dostum Hüsnü’nün dahi kafasını kurcalamaya başlamıştı. Aynı mekteplerde okumuş olan hukukçuların, neden bu kadar zıtlaştıklarını merak ediyordu.
* * *
Bendeniz Sağmalcılar cezaevinde yattığım yıllarda; tutukluluk süresi, mahkum olduğu takdirde alacağı cezayı çok aşmış olan sanıklara rastlamıştım.
Bazıları için de, durumlarını anlatan ve açıklayan dilekçeler yazmıştım.
* * *
Aralarından tutukluluğu kaldırılmış olan bir sanık da, bendenize gelmiş:
- Beni kurtardın ama, benim gidecek bir yerim yok ki, demişti.
* * *
Türkiye’nin ne gerçek röntgeni, ne tomografisi, ne MR’ı asla ne çekilsin istendi, ne de kamuoyu bilincine yansıtılarak kristalleştirilsin istendi.
* * *
Şayet:
1- Son 80 yılın “Devlet Bütçeleri”nin nasıl kullanılmış olduğu şeffaflaştırılsaydı...
2- Son 80 yıldaki siyasal davalarla; toplatılmış ve yasaklanmış kitap ve tiyatro piyeslerinin bir dökümü yapılsaydı.
3- “Türk’e Türk propagandası” üstüne tezgâhlanmış “Resmi tarih”, objektif ve bilimsel bir platform üstüne oturtulsaydı...
4- “Politika” ile “bilim” arasındaki farklar netleştirilseydi...
5- Kimlerin karikatürünün neden yapılamadığı tartışmaya açılabilseydi...
* * *
Yapılabilseydi, olabilseydi, gerçekleşebilseydi...
Yapılamamış, olamamış, gerçekleşememiş...
Sonuç da, bugünkü durum işte...
* * *
Bir de insanların kendi sorunları var; aile içi geçimsizlikler gibi, ekonomik sıkıntılar gibi, karşılığını bulamayan aşklar gibi, hastalıklar gibi, piyasadaki sarsıntılar, ödenemeyen alacaklar gibi...
* * *
Bir kez “onlar-biz” ayrımıyla, çeşit çeşit koşullanmaların zırhları içinde, “çağ” dışına düştüğünde...
Ne kadar “çağdaş bir imaj” yaratmaya kalksan da; sonunda kurtulamıyorsun şekersiz bir aşureye kaşık sallayıp, “Ergenekon davaları” ve “Balyoz harekâtı” ile burun buruna gelmekten.
* * *
Şöyle çözüm, böyle çözüm...
Ah benim iki gözüm.
* * *
Şadi Çalık, Zühtü Müridoğlu, İlhan Koman gibi eski heykelci dostlar, sağ olsalardı da; sorsaydım kendilerine:
- “Yalan”ın heykelini yapmaya kalksanız, nasıl yapardınız, diye.
* * *
Örneğin şahlanmış bir at üstünde, her tarafından diller çıkmış, dillerin üstünde de takkeler, silindir şapkalar ve bayraklar bulunan bir “yuvarlak madeni lira heykeli”; “Yalan”ın heykeli olabilir miydi?
* * *
“Yalan”ın heykeli yapılabilse; öyle bir heykeli dikmek için, en iyi yer neresi olabilirdi?
* * *
Böyle bir soruya yanıt verebilecek hiç kimse var mı acaba; 62 siyasal parti lideri arasında da, sivil-asker bürokratlar arasında da, cemaat ve tarikat şeyhleri arasında da?
* * *
Nasıl ki 3200 belediyeden hangilerinde kaç kadın berberiyle, kaç piyano bulunduğunu bilen de yok sanırım, onların arasında?
* * *
Şili’de bir bahçe kapısının önüne, kutu içinde 2 kedi yavrusu bırakmışlar.
Evin sahibi, biraz tereddüt ettikten sonra, eve almış kedi yavrularını.
Başlangıçta biraz tereddüt etmiş, çünkü kendisinin de yeni doğum yapmış küçük bir köpeği varmış.
* * *
Sonuç, emzikli küçücük köpek; emzirmeye başlamış kedi yavrularını da...
* * *
TV ekranlarında, yan yatmış ufarak köpeğin memelerini, şapur şupur emen kedi yavrularını görünce; o kadar hoşuna gitti ki gönlümdeki güneşin, bayıldım doğrusu...
* * *
Eski Latinler:
- “Homo homini lupus” demişler; “insan bir kurttur insan için” anlamına...
* * *
Keşke öyle olmasaydı...

Reklamlar & Kişisel Ürünler

Milliyet.com.tr HEP YANINIZDA
©Copyright 2010