Türkiye’nin tüm cezaevlerinde, toplamı 110 bini de aşmakta olan mahkûm ve tutuklu var.
Bunlardan 4 bini kadın.
Kadınların da 1000’i, cinayetten mahkûm, yahut tutuklu.
* * *
Oldum bittim bizde cezaevleri, “genel bir af çıkacağı” söylenti ve umutlarıyla çalkalanır durur.
* * *
Bir yandan güncel hayatın dağdağası, bir yandan da kendi kafalarındaki dünyalarda yaşayan insanların; hiç hoşlanmadıkları ve ilgi göstermedikleri konulardır “cezaevleri, düşkünler yurdu, bakım ve huzur evleri” konuları...
* * *
Dostoyevski’nin de, içinde 2 yılını geçirdiği bir cezaevi ile ilgili “Ölü bir evden hatıralar” kitabı, öteki şahyapıtlarına oranla, en az benimsenmiş olandır.
* * *
Bir de mahkûmlarla tutuklular arasında ziyaretçileri olanlarla, hiç ziyaretçisi olmayanlar var.
Tıpkı hastanelere düşmüş olanlar gibi...
* * *
Türkiye’de nasıl “Mobidik”, “İhtiyar balıkçı ve deniz” benzeri denizcilikle ilgili romanlar yoksa, hastane dünyalarıyla ilgili romanlar da yok gibidir.
Peyami Safa’nın “Dokuzuncu hariciye koğuşu” ile Peride Celal’in “Üç yirmi dört saat”i hariç...
* * *
Bir gün rahmetli Turgut Özal’a:
- Siz hiç roman okudunuz mu, diye sormuşum.
- Ben masal okumam, demişti.
* * *
Kendisine:
- Roman edebiyatı, hayata tek pencereden bakmak yerine, bir terastan bakmayı sağlar bence, falan demeye çalışmıştım.
* * *
Geçenlerde 80’ini aşkın bir göz aşinası yaklaştı yanıma:
- Ben de Selanikliyim; ailem buraya geldiğinde annem, Zübeyde hanımın kapı komşusuymuş. Atatürk ayaklarında sallarmış beni doğduğumda, dedi.
- Tebrik ederim, dedim.
* * *
Nişantaşı’nda “Mıstık Parkı”nda otururken de, yine biri yaklaştı yanıma:
- Sizin aileden biriyle soyadımın aynı olduğunu öğrendim, acaba akraba mıyız, diye sorduktan sonra; kendisinin 71 yaşında bir kent plancısı olduğunu ve Kiev’in planlarını yapmak için yeni bir davet aldığını söyledi.
* * *
Yaşlısı genciyle, “mitomanlık”a sığınmak savrulmasında kalmış insan karakterleri...
Harika bir roman ve tiyatro figürü çoğu.
* * *
Şu sırada cezaevleriyle oralarda yatanların aileleri, kim bilir nasıl dalgalanıyor “genel bir af çıkacakmış” söylentileriyle...
* * *
Af...
Af dileme, affedilme, bir türlü affedilmeme...
* * *
Bir de özür var...
Özür dileme, özrü kabul edilme...
* * *
Karı-kocalar arasında, zaman zaman karşılıklı “özür dileme” geleneği pek yok bizde...
* * *
Onu bunu ite kaka dolmuş minibüslerinden inerken de, minibüslere binerken de kimsenin kimseden özür mözür dilediği var mı?
* * *
Buna karşılık, açık oturumlar da dahil, tartışmalarda:
- Af edersin ama, bu senin söylediğine inanamam ben, diyenler epeyce.
* * *
Birilerini, sert bir sesle uyarmaya kalkanlar da:
- Pardon pardon, lütfen yani... Demiyorlar mı?
* * *
Akla pek gelmeyen konulardan söz açmanın da, kendine göre eğlenceli bir yanı var.
Örneğin futbolu ele alalım.
* * *
Geçen yüzyılın ilk yarısında çok şöhretli olan, çeşitli ülke ve takımlardan 100 futbolcunun listesi çıkarılsa...
Bunların yattıkları mezarlıklarla, mezarlarının görüntüleri bilgisayarlara taşınsa...
* * *
Dünyadaki maç yorumcularıyla, futbol sevdalılarının ilgisini çekmez mi?
Hatta o görüntülerden birçoğuna sanal çiçekler bile konulabilir.
Sonra da bir incelemesi yapılır, hangisine daha çok çiçek konduğunun...
* * *
Bendenizin bu tür gevezeliklerine kimsenin kulak astığını görmedim.
Türkiye’deki 40 bin “mezra”dan kaçında eczane bulunduğunu, kaçında bulunmadığını araştırmak da, kimsenin umuru değil.
* * *
Sadece sorulan soru şu:
- Sizce referandumun sonucu nasıl çıkar?
* * *
Referanduma 9 gün kaldı, 23’ündeki en küçük torunum Tuğçe Bakan:
- Referandumun pazara rastlamasına insanlar kızıyor, diyor.
- Neden, diye sordum.
- Tatillerini yarıda kesip, oylarını kullanmak için geri dönmek zorunda kalacakları için...
* * *
Kutuplaşmalar, iddialı siyasal bir ringe dönüşmüş gibi...
* * *
Cezaevlerinde yatanlara da, her akşam sayımdan sonra gardiyanların söylediğini tekrarlayalım:
- Allah kurtarsın!..










Televizyonda tilki avı!